MELEKLERİN KANI - Nalini Singh

Merhaba arkadaşlar! Keyifleriniz nasıl? Ben geç kalmış bir yorumu giriyor olmanın rahatsızlığını yaşıyorum. -,-



Aslına bakarsanız zaten uzun bir yorum yapamayacağım. Çünkü ben çoktan serinin ikinci kitabının yarısına yaklaştım ve sadece ilk kitaba özgü bir yorum yapmam neredeyse imkansız. Seri bittiğinde genel bir yorum yapmak bana şu an daha mantıklı geliyor. Bu yüzden de kafama takılan belli başlı yerleri yazıp serinin tamamlanmasını bekleyeceğim.

Meleklerin Kanı aylardır kitaplığımda duruyordu. Kapak ve iç tasarımı o kadar iyi ki insanın ilgisini ister istemez çekiyor. Goodreads'teki puanlara ve yorumlarına güvendiğim insanların söylemlerine göre ya çok sevecek ya da elimden atacaktım. Ve... Serinin ilk kitabı hakkındaki düşüncelerim ikisi de olmadı. Ben tam ortada kaldım. Bunun sebeplerini açıklayacağım elbette.

Çok kısa bir şekilde kitabın genel konusundan bahsedeyim; Dünya'yı yöneten ve başmeleklerden oluşan On'lar Meclisi'nden biri yoldan çıkıyor. Düzeni korumak için de öldürülmesi gerekiyor. En güçlü ve başarılı vampir avcısı bu sebeple işe alınıyor. Özel görüşme için Başmelek Kulesi'ne çağrılan Elena ve başmelek Raphael ilk kez orada tanışıyorlar. Ve devamı... 

Melekler, vampirler ve ölümsüzler pek hakim olduğum bir kurgu değil. Çok tavsiye edilmedikçe alıp okumuşluğum olmuyor açıkçası. Bu yüzden şimdilik karşılaştırma yapamadan, sadece okuduklarımı yorumlayacağım.

Kadın karakter Elena'yı gerçekten sevdim. Hem acısı olan, hem de güçlü karakterlerden biri. Gerçi güçlü olmaması gibi bir ihtimal söz konusu değil. Çünkü Elena, Lonca'da görevli bir vampir avcısı. Hem de doğuştan. O içgüdüleri, çoğu varlıktan daha üstün olan duyuları, sıradan ve gösterişsiz kıyafetleri, silahları... Evet, Elena'yı sevdim. :D

Raphael ise bambaşka bir konu. Korkulası bir başmelek. Yediler'i dışında kimsenin ona rahatça, korkusuzca yaklaşabileceğini sanmıyorum açıkçası. Gerçekten de büyüleyici bir adam. Zihninizi izinsiz istila edebiliyor ve benim en sevdiğim olay, uzakta da olsa zihinden konuşabilme olayıydı. Elena her ne kadar bundan nefret etse de...

Karakterler hakkındaki düşüncelerime şimdilik pek girmeyeceğim. Ama ben karakterleri ve aralarındaki ilişkiyi sevdim. İlk görüş, hemen ardından arzulayıp yatağa atma olayı da yoktu. Bu konuda olaylar hiç de hızlı ilerlemedi ama kitapta o tutku sürekli hissedilir cinstendi. Ben bu dengeyi de sevdim.

Heyecan deseniz var, merak zaten hiç eksik olmuyor, aşk yavaş yavaş içinize sızıyor. Normalde benim bu düşünceler içerisindeyken kitaba ölüp bitiyor olmam gerekiyordu. Fakat... Ah o çeviri! İnsanı kitaptan koparıyor. İlk sayfalarda, orijinal dilini okuyanlar kitaba hayran olurken ''Bende mi bir sorun var acaba?'' diye düşünmekten kendimi alamadım. Sonra fark ettim ki kitabı sevemeyenlerin çoğunluğunun asıl sebebi çeviriymiş. Şu anki tek avuntum ne olursa olsun kitabı bitirip ikincisine başlamış olmam. Çevirmen aynı olsa da ikincisi kesinlikle çok daha iyi. Eğer siz de konusunu sevdiyseniz ama kitap elinizde sürükleniyorsa zorla da olsa ilkini bitirip ikincisine başlayın derim ben. Çünkü ben kitabı şu an elimden bırakamıyorum.

Başta da belirttiğim gibi karakterler ve kurgu hakkındaki genel yorumu seriyi bitirince yapacağım. Ama Başmeleğin Öpücüğü bitsin, bunun gibi kısa bir yorum yazmayı planlıyorum. Genel olarak okuduğum bu iki kitaptan da zevk alıyorum. 3,5'ten 4 vermemin sebebi ilk kitaptaki çeviri. Başmeleğin Öpücüğü ise bu açıdan hiç rahatsız etmiyor. Bence kesinlikle şans vermeniz gereken bir seri.

Bir sonrakinde görüşmek üzere! Umarım beğenmişsinizdir, kendinize iyi bakın! :D



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder